Repeat - DNA

Share
Repeat - DNA
Song | Loser · Tame Impala / Digital Vision by Mauro De Donatis

İnsanlar kendilerini tanımlamayı seviyor. Ama ilginç olan şu ki, bu tanımların büyük bir kısmı hiçbir zaman test edilmemiş oluyor. Bir insanın “ben prensip sahibiyim” demesi, aslında o prensiplerin var olduğu anlamına gelmiyor, sadece henüz yeterince pahalı hâle gelmedikleri anlamına geliyor. Çünkü ucuz olan her şey sürdürülebilir görünür. İnsanlar en çok hiçbir şey kaybetmeyecekleri zamanlarda kendileri hakkında konuşur. Ya da kanıtlama çabasında.

Prensip dediğimiz şey ile tercih arasındaki fark burada ortaya çıkıyor. Prensip sabit bir şeydir, koşullar değiştiğinde de yerinde kalır. Tercih ise hareketlidir, ortam değiştiğinde yön değiştirir ama bunu açıkça yapmaz, kendini yeniden isimlendirir. İnsanlar tercihlerine isim verir, onları savunur, gerekçelendirir ve bir süre sonra gerçekten prensipleri olduğuna inanır. Aslında olan şey çok daha basittir: şartlar değişene kadar aynı kalırlar.

Bu yüzden bir insanı tanımak için ne söylediğine bakmak hiçbir şey ifade etmez. Çünkü herkes doğru koşullarda doğru cümleleri kurabilir. Asıl belirleyici olan, koşullar değiştiğinde neyin kaldığıdır. Çünkü sistem değiştiği anda dil de değişir. Dün “ben asla böyle biri değilim” diyen biri, bugün “ama durum farklı” demeye başlar. Ve bu bir çelişki gibi hissedilmez. Aksine oldukça mantıklı görünür. İnsanlar kendilerini bozmaz, kendilerini günceller.

Burada en çok yanılgıya düşülen nokta şu: insanlar kendilerini anladıkça değişeceklerini zanneder. Halbuki anlamak çoğu zaman davranışı değiştirmez, sadece onu daha iyi açıklamanı sağlar. İnsanlar ne yaptıklarını bilmedikleri için değil, yaptıkları hâlâ işlerine yaradığı için aynı kalırlar. Çünkü bir yapı çalışıyorsa, onu bozmak için bir sebep yoktur. Bu yüzden değişim çoğu zaman bir farkındalık sonucu değil, bir kayıp sonucu gerçekleşir. İnsanlar daha doğru oldukları için değil, artık o şekilde devam edemedikleri için değişir.

Ve çoğu zaman bu “gelişim” dediğimiz şey, sadece seçeneklerin azalmasıdır.

Disiplin de aynı şekilde yanlış okunur. Disiplin, insanların sandığı gibi sürekli kendine karşı gelmek değildir. Bu sürdürülemez. Gerçek disiplin, kimliğin davranışla çelişmemesidir. Ama çoğu insan kendini yaptığı şeylerle değil, yapmak istediği şeylerle tanımlar. Aradaki boşluk büyüdükçe, insanlar daha fazla kontrol uygulamaya çalışır. Oysa sorun kontrol eksikliği değil, tanım hatasıdır. Çünkü kendini yanlış tanımlayan biri, ne kadar uğraşırsa uğraşsın aynı döngünün içinde kalır. İnsanlar disiplinli olduklarını en çok zorunda olmadıkları anlarda düşünür. Sabah erken kalkmak kolaydır, eğer o gün kaybedeceğin hiçbir moment yoksa. Ama aynı insan, kaybedecek bir şeyi olduğunda aynı davranışı sürdüremez. Bu yüzden disiplin sandıkları şey, çoğu zaman sadece uygun koşulların ürünüdür.

İnsanların disiplin dediği şeyin büyük bir kısmı aslında tekrar edilen konforun rasyonalize edilmesidir. “Bu bana iyi geliyor” cümlesi çoğu zaman bir gözlem değil, bir savunma mekanizmasıdır. Çünkü insan zihni, tekrar ettiği davranışları anlamlı göstermek zorundadır; aksi hâlde kendiyle çelişir. Bu yüzden bir davranış yeterince tekrar edildiğinde, onun iyi olduğu sonucuna varılır, çünkü onu bırakmak daha yüksek bir bilişsel maliyet yaratır. Buna psikolojide bilişsel uyumsuzluk denir; yani yaptığın şeyle inandığın şey örtüşmediğinde, davranışı değiştirmek yerine inancı güncellersin. “Bu benim disiplinim” diyen insanların büyük bir kısmı aslında disiplinli değildir, sadece kendi konfor alanlarının içinde tutarlı hareket ediyordur. Çünkü gerçek disiplin, sana iyi geleni sürdürmek değil, sana tanıdık geleni sorgulayabilmektir. Ve çoğu insan bunu yapmaz, çünkü tanıdık olan şey, doğru olmasa bile güvenli hissettirir.

Burada mesele aslında bir tercih değil, bir teşhis. Çünkü insanlar seçim yaptıklarını zannederken çoğu zaman sadece daha önce defalarca tekrar etmiş bir paterni yeniden üretirler. Bu yüzden neyi kurtarmayı seçeceğin, aslında neye inandığını değil, insan doğasını nasıl okuduğunu gösterir. Şimdi soruyu teorik bir yerden değil, insan davranışının en temel mekanizmalarından kurmak gerekiyor.

Dünyanın sonu gelmiş, her şey bitmiş, geriye sadece beş insan kalmış ve bir de insanlığın bugüne kadar ürettiği bütün bilgi, bütün kayıt, bütün birikim. İkisini birden kurtaramıyorsun.

Ya o beş insanı kurtaracaksın ya da bütün veriyi.

Ne yapardın?

Bu soruya verilen refleks cevap neredeyse her zaman aynıdır, insanlar insanı seçer, çünkü yaşamın devamı fikri biyolojik olarak daha anlamlı gelir, çünkü insan zihni somut olanı korumaya, çoğaltmaya ve sürdürmeye programlıdır. Ama bu refleksin kendisi zaten sorgulanması gereken şeydir, çünkü tarih boyunca insanın en büyük yanılgısı, kendisini sistemin dışında bir varlık gibi görmesidir.

İnsan birey olarak karar verdiğini zanneder ama davranışları büyük ölçüde grup dinamikleri tarafından şekillenir. Sosyal psikolojide bunun yüzlerce örneği var; en basitinden, Solomon Asch’in uyum deneylerinde insanlar açıkça yanlış olan bir cevabı sadece grubun geri kalanı öyle söylediği için doğru kabul eder. Stanley Milgram’ın itaat deneylerinde insanlar, otorite tarafından yönlendirildiklerinde başkasına zarar vermeye kadar gidebilir. Yani mesele “iyi insan” ya da “kötü insan” olmak değil, insanın içinde bulunduğu yapıya nasıl uyum sağladığıdır. Bu yüzden beş insanı kurtarmak, beş tane “birey” kurtarmak anlamına gelmez; potansiyel olarak yeniden oluşacak bir grubun çekirdeğini kurtarmak anlamına gelir. Ve grup oluştuğu anda, ayrışma başlar. Bu bir ihtimal değil, tekrar eden bir gerçekliktir. İnsanlar ikiye bölünür, alt gruplar oluşur, kimlikler keskinleşir ve bu kimlikler üzerinden çatışma üretirler. Araçlar değişir ama mekanizma değişmez. Einstein’ın “Dördüncü Dünya Savaşı taşlarla ve sopalarla yapılacak” demesi bir metafor değil, bir gözlemdir. Çünkü teknoloji yok olsa bile, insanın çatışma üretme kapasitesi ortadan kalkmaz.

Bu yüzden burada etik bir problem de ortaya çıkar. İnsanları kurtarmak, aslında insan doğasının kendisini olduğu gibi korumak anlamına gelir. Ve eğer o doğa bizi zaten bu noktaya getirmişse, onu yeniden üretmek rasyonel bir tercih değildir. Bu noktada veri, yani insanlığın birikimi, tamamen farklı bir anlam kazanır. Veri bir davranış değildir, bir potansiyeldir. İnsan, davranışıyla sınırlıdır; veri ise davranıştan bağımsız olarak var olabilir. Bu yüzden veri, doğrudan bir devamlılık değil, dolaylı bir ihtimal sunar. Belki o veri hiçbir zaman kullanılmayacak, belki milyonlarca yıl sonra farklı bir bilinç formu tarafından keşfedilecek, belki tamamen anlamsız kalacak. Ama yine de mevcut insan davranışını tekrar etmekten daha geniş bir olasılık alanı içerir.

Burada asıl kırılma noktası şu: insanlar genelde mevcut olanı korumayı “mantıklı” bulur, çünkü bildikleri şeyin riskini ölçebilirler, ama bilmedikleri şeyin potansiyelini değerlendiremezler. Oysa eğer mevcut sistem seni bir çöküşe getirmişse, onu korumak bir çözüm değil, sadece o çöküşü yeniden üretmektir. Bu yüzden bazı kararlar devamlılık üzerinden değil, kesinti üzerinden alınır. Yani mesele hayatı sürdürmek değil, aynı hatayı sürdürmemektir. İnsan zihni buna direnç gösterir, çünkü bilinmezlik kontrol edilemezdir. Ama kontrol edilebilir olanın da çoğu zaman bizi nereye getirdiği ortadadır.

Bu yüzden benim için bu soru bir tercih değil, bir yön meselesi. Mevcut olanı korumak, tanıdık olanı tekrar etmek demektir. Bilinmeyeni seçmek ise en azından tekrar etmemek ihtimalini barındırır. Ve bazı durumlarda tek rasyonel umut, kesin olanın içinde değil, ihtimalin içinde bulunur. Çünkü mevcut yapı seni buraya getirdiyse, onu sürdürmek değil, ondan sapmak gerekir. Bu yüzden eğer gitmek gerekiyorsa, mevcut olanı taşıyarak gidilmez. Bilinmeyene doğru gidilir. Çünkü bilinmeyen, en azından kendini tekrar etmez.

Bu acıyı ortadan kaldırmaz. Verdiğin kararın doğru olması, o kararın duygusal yükünü hafifletmez. O beş insanı geride bırakmanın ağırlığı da, o kararı verirken içinden geçen hiçbir şey de kaybolmaz. Bu sadece, verdiğin kararın sonuçlarını taşıyabilecek kadar kendine güvenmektir. İnsanlar bunu ego olarak okur, haksız da değiller, çünkü içinde ego olan bir taraf var. Ama bu yüzeyde görünen kısmı. Aslında bu daha çok bilinçaltında çalışan bir mekanizma; kendini korumak değil, kendini dağıtmadan ilerleyebilmek.

Açık konuşmak gerekirse, duyguları yönetemezsin. İnsanlar bunu fazla romantize ediyor. Duygular yönetilen şeyler değildir, sadece yönlendirilebilir. Ve bazı durumlarda, yönlendirmek bile mümkün olmaz. Çünkü hissettiğin şey, mantığınla çelişse bile var olmaya devam eder. Ne kadar sofistike açıklarsan açıkla, ne kadar analiz edersen et, o his ortadan kalkmaz. Çünkü o duygu, sistemin dışında bir şey değil, tam tersine o sistemin bir parçasıdır. Sen o yapıdan çıkmış olsan bile, onunla inşa edilmişsin.

Mesele duyguyu yok etmek değil, onun seni nasıl hareket ettirdiğini değiştirmektir. Çünkü içerde her zaman bir çatışma vardır. İstediğin şey ile bildiğin şey arasında. Tanıdık olan ile doğru olan arasında. Ve bu çatışmayı çözmek, onu bastırmakla değil, onunla birlikte hareket etmeyi öğrenmekle olur. Duyguyu göstermezsin diye yok olmaz. Sadece kararın yönünü değiştirmez. Ve bazı durumlarda bu yeterlidir.

Aslında sadece neyi kurtaracağın değil, neyi tekrar etmeyi reddettiğin. Çünkü aynı mantık, daha küçük ölçekte, daha sessiz biçimde, günlük hayatta da çalışıyor. İnsanlar çoğu zaman kalmayı “disiplin” zannediyor. Bir ilişkide kalmak, bir arkadaşlığı sürdürmek, bir ortamda yada kariyerde devam etmek, sırf alışılmış olduğu için, sırf güvenli olduğu için, sırf artık tanıdık geldiği için… bunu bir tür sabır, bir tür dayanıklılık, hatta bir karakter göstergesi olarak okuyorlar. Oysa bu çoğu zaman disiplin değil, tekrarın konforudur. Çünkü disiplin, bir şeyi sürdürmek değil, kendinle tutarlı kalmaktır. Ve eğer içinde bulunduğun yapı sürekli aynı sonucu üretiyorsa, o yapının içinde kalmak tutarlılık değil, ertelemedir.

Bu yüzden bilinmeyene gitmek bir “cesaret” meselesi değil, bir okuma meselesi. Eğer mevcut yapı sana ne üreteceğini zaten gösterdiyse, orada kalmanın anlamı yoktur. Çünkü sonuç değişmez. Sadece sen ona alıştığını zannedersin. İnsanların en büyük yanılgılarından biri de bu zaten; tolere edebildikleri şeyi doğru zannetmeleri. Halbuki tolerans, doğruluğun değil, dayanıklılığın göstergesidir. Ve dayanıklılık, yanlış bir yapının içinde kalmayı meşrulaştırmaz.

Burada insan meselesi de aynı yerden okunmalı. İnsanlar kendilerini benzersiz zannetmeyi sever. Ama bu benzersizlik çoğu zaman abartılmış bir algıdır. Evet, herkesin kombinasyonu farklıdır, ama davranış kalıpları, düşünme biçimleri, tepki mekanizmaları büyük ölçüde ortaktır. Eğer insan gerçekten bu kadar eşsiz olsaydı, psikoloji diye bir alan olmazdı, sosyal davranış bu kadar öngörülebilir olmazdı, filozoflar aynı şeyleri farklı dillerle tekrar tekrar yazmazdı. İnsanlar farklı görünür ama benzer şekilde çalışır. Bu yüzden birini kaybetmek, çoğu zaman sandığın kadar “tekil” bir kayıp değildir. Yerine aynı yapıyı taşıyan başka biri gelir, ya da sen gidip aynı yapıyı başka birinde bulursun.

Ve işte bu yüzden, tanıdık olanı seçmek çoğu zaman ilerlemek değil, aynı döngüyü sürdürmektir. Çünkü seni çeken şey kişi değil, yapıdır. Ve o yapı değişmediği sürece, sen sadece oyuncu değiştirirsin, senaryo aynı kalır.

Bu noktada disiplin dediğimiz şey tekrar tanımlanmalı. Disiplin, alıştığın şeyi sürdürmek değildir. Disiplin, sana tanıdık gelen ama seni aynı yere getiren şeyi bırakabilmektir. Çünkü gerçek tutarlılık, davranışın geçmişinle değil, farkındalığınla hizalanmasıdır. Ve farkındalık sana bir şeyin tekrar ettiğini gösteriyorsa, orada kalmak artık bir tercih değil, bilinçli bir körlüktür.

O yüzden mesele seçim yapmak değil, tekrarın farkında olduktan sonra onunla ne yaptığın. Mevcut olanı korumak, çoğu zaman kendini korumak gibi hissettirir. Ama eğer mevcut olan seni zaten sınırlıyorsa, onu korumak kendini korumak değildir. Sadece aynı sonucu garanti altına almaktır.

Bu noktada genelde aynı yorum geliyor; bu kadar detaylı düşünmenin insanı soğuk yaptığı, mesafeli yaptığı, hatta duygudan kopardığı. İlginç olan şu ki, bunu söyleyen insanların büyük bir kısmı hâlâ aynı döngülerin içinde hareket ediyor ve bunu “hissetmek” gibi basit bi kavram olarak adlandırıyor. Oysa burada soğukluk olarak okunan şey çoğu zaman duygunun yokluğu değil, duygunun artık yön belirleyememesi. Çünkü bir şeyi yeterince tekrar ettiğinde, onu artık yaşamazsın, tanırsın. Ve tanıdığın bir şey seni yönlendiremez. Bu bir karakter meselesi mi, yoksa deneyimin bir sonucu mu, açıkçası çok da önemli değil. Çünkü sonuç değişmiyor. Bazı insanlar davranışlar üzerinden düşünür, bazıları paternler üzerinden. Ve paternleri gördüğün anda, o anın duygusu değerini kaybeder. Bu noktadan sonra geri dönmek, zayıflık ya da yumuşama değil, sadece bildiğin bir hatayı bilinçli şekilde tekrar etmektir. Ve çoğu insan bunu yapar. Ben yapmam. Bu yüzden dışarıdan bakıldığında bu bir mesafe gibi görünür. Ama gerçekte bu mesafe değil, sadece kendini tekrar etmeme kararıdır.

Bu yüzden bazı durumlarda en rasyonel karar, en güvenli olanı seçmek değil, en az tekrar eden ihtimali seçmektir.

Dışarıdan bakıldığında risk gibi görünür.

Ama içeriden bakıldığında, bu sadece aynı hatayı ikinci kez yapmamaktır.

Son olarak şunu söylemek gerekiyor; burada anlattığım her şey benim kendimce bir şeyi açıklamaya çalışma biçimim. Psikoloji, deneyler, teoriler… hepsi bir yere kadar. Ama konu insan olunca, hiçbir çerçeve o anın içindeki şeyi tam olarak yakalayamıyor. Çünkü mesele bilgi değil, insanın kendisiyle olan ilişkisi. Konu aslında bu kadar karmaşık değil.

İnsan eninde sonunda kendisi için neyin doğru olduğunu hissediyor. Ama asıl zor olan o hissi duymak değil, onunla çelişmemek. Çünkü çatışma çoğu zaman dışarıda değil, içeride oluyor. İnsan başkalarına değil, en çok kendine karşı açıklama yapmak zorunda kalıyor.

O yüzden burada mesele güçlü olmak değil. Mesele kendini net bilmek.

Kendi sınırlarını, neyi kabul edip neyi edemeyeceğini, neyin sende kalacağını ve neyin seni yavaş yavaş aşındıracağını bilmek. Çünkü bunlar netleşmediğinde, insan verdiği kararın sonucuyla değil, kararın kendisiyle kavga etmeye devam ediyor.

Ama bir noktadan sonra bu netlik oluştuğunda, karar zaten kendiliğinden geliyor.

Yaparsın.

Ve sonrasında olan şey, “katlanmak” değil. Sadece kendinle çelişmeden yaşamaya devam etmektir.

My decision would be saving the data and giving a chance to unknown instead of ongoing destruction of our own nature. Even if I was one of the five.

Read more