The Cult of Immigrant
Geçenlerde Alchemist'in hikâyesinde içeriğin tanıdık olduğu bir yazı gördüm; kısa süreli bir yazıydı, cevap veremedim, lakin benim de içinde olduğum bir tarikat olduğu için bahsetme ihtiyacı duydum. İçerik haftanın altı günü çalışan, işten çıkıp derslere katılan, akademik olarak planları olan ve aynı zamanda yan gelir kovalamak, hustle kovalamak zorunda kalan insanlar üzerineydi; hepsinin ortak bir dili vardı, sadece benim çevremde değil, onun çevresinde de ve hatta hepimizin göçmenler olarak yaşadığı bir durumdan bahsediyordu. Bu yüzden bu konu hakkında birkaç şey söylemek istiyorum, çünkü bu anlatı artık o kadar normalleşti ki kimse durup şunu sormuyor: bu insanlar gerçekten bu kadar çalışmak zorunda mı, yoksa bir noktadan sonra çalışmak zorunda olduklarına inanmak işlerine mi geliyor? Çünkü gurbet dediğimiz şey çoğu insanın sandığı gibi sadece başka bir ülkede yaşamak değil, kendi değerini sürekli kanıtlamak zorunda hissettiğin bir sistemin içine girmektir ve bu sistem başta geçici bir hayatta kalma refleksi gibi başlar ama zamanla karaktere dönüşür, sonra da karakter olmaktan çıkar, bağımlılık haline gelir.
Yurtdışına çıkan çoğu insanın başlangıç noktası birbirine benzer; sınırlı para, sınırlı çevre, belirsizlik, dil bariyeri, sosyal boşluk ve bunun üzerine bindirilen bir görünmez baskı: burada tutunamazsan geri dönersin ve geri dönmek çoğu insan için sadece fiziksel bir dönüş değil, psikolojik bir yenilgi anlamına gelir. Bu yüzden ilk yıllarda çalışmak bir tercih değildir, refleksdir; daha fazla çalışırsın çünkü başka seçeneğin yoktur, daha hızlı öğrenirsin çünkü hata yapma lüksün yoktur, daha dikkatli olursun çünkü seni tutacak bir sistem yoktur. Bu aşamaya kadar her şey anlaşılabilir, hatta saygı duyulabilir. Ama asıl problem burada başlamaz, burada başlıyormuş gibi görünürken aslında birkaç yıl sonra ortaya çıkar; çünkü çoğu insan bu hayatta kalma modundan çıkamaz. Sistem değişir, şartlar iyileşir, gelir artar, çevre genişler ama zihin aynı kalır. Artık çalışmak bir ihtiyaç değildir ama çalışmamak tehdit gibi hissedilir. Durduğun anda düşeceğini sanırsın, yavaşladığın anda geride kalacağını, rahatladığın anda her şeyi kaybedeceğini. Ve bu noktada artık mesele para değildir. Mesele kontrol hissidir.
Gurbet insanı sadece çalışkan yapmaz; onu takıntılı yapar, çünkü artık mesele geçinmek değil, geldiğin yerle arandaki farkı kapatmak, hatta mümkünse onu ezip geçmektir. “Ben buraya aitim” diyebilmek için sadece var olmak yetmez, performans göstermen gerekir. Bu yüzden insanlar sadece sistemle yarışmaz, birbirleriyle yarışır; kim daha az uyuyor, kim daha çok çalışıyor, kim daha hızlı yükseliyor, kim daha az şikayet ediyor. Bu noktada acı bile rekabet haline gelir. Kim daha çok zorlandıysa, kim daha çok yalnız kaldıysa, kim daha çok kendini yıprattıysa, o daha “hak etmiş” sayılır. Ve bu o kadar normalleşir ki kimse bunun sağlıklı olup olmadığını sorgulamaz, çünkü bu sorgulama sistemi yavaşlatır ve yavaşlamak bu kültürde zayıflık olarak algılanır.
Ve en tehlikeli kırılma burada olur: insanlar bu hayatı sadece yaşamaz, bunu kimlik haline getirir. “Ben buraya sıfırdan geldim”, “kimsem yoktu”, “her şeyi kendim yaptım” gibi cümleler bir noktadan sonra sadece geçmişi anlatmaz, bugünü meşrulaştırır. Çünkü eğer sen kendini bu hikâyeyle tanımlarsan, artık bu hikâyeden çıkamazsın. Çıkarsan kim olacağını bilemezsin. Bu yüzden birçok insan aslında çıkabileceği halde çıkmaz. Çünkü hayatta kalma hali bir süre sonra güvenli gelir. Yorucu ama tanıdık. Ağır ama kontrol edilebilir. Ve en önemlisi, anlamlı.
Bu noktada bazen sistemi izlerken aklıma biyolojik bir model geliyor. Şehir planlamasında metro ağlarını optimize ederken kullanılan bazı algoritmaların ilhamını mantar kolonilerinden aldığını okumuştum; bu organizmalar rastgele hareket etmez, aksine kaynaklara en hızlı ve en verimli şekilde ulaşmak için birbirine temas ederek, yayılıp geri çekilerek, sürekli kendini yeniden organize eden bir ağ kurar. Dışarıdan bakıldığında dağınık, hatta kontrolsüz gibi görünür ama aslında derin bir kolektif zekâ ile işler; tek bir merkez yoktur, tek bir lider yoktur ama sistem yine de yönünü kaybetmez. Bazen göçmen yapısına baktığımda aynı şeyi görüyorum. Bireysel hikâyeler anlatılıyor, herkes kendi mücadelesini yaşıyormuş gibi görünüyor ama alttan alta son derece senkronize bir hareket var; aynı refleksler, aynı hız, aynı hayatta kalma içgüdüsü. Kimse kimseye açıkça liderlik etmiyor ama herkes aynı yöne akıyor. Bu yüzden dışarıdan bakıldığında kaotik gibi görünen bu yapı, içeriden bakıldığında neredeyse kusursuz bir sistem gibi işliyor. Ve belki de en rahatsız edici tarafı şu: bu kolektif akışın içinde birey olduğunu zannediyorsun ama aslında çok daha büyük bir organizmanın parçası gibi hareket ediyorsun. Bunun iyi mi kötü mü olduğu ayrı bir tartışma, ama kesin olan bir şey var: bu yapının içine bir kez girdiğinde, artık sadece kendi hızınla değil, sistemin hızında yaşamaya başlıyorsun.
2019’da ülkemi terk ettiğimde 20 yaşındaydım, kimseyi tanımıyordum, Katar’ın nerede olduğunu bile doğru düzgün bilmiyordum, üniversite okuyordum ve bir şekilde önüme bir iş teklifi çıktı, Dubai’de bir prensin ekibi için Katar’da çalışmak. Cebimde yaklaşık 100 dolar vardı. Ne yaptığımı bildiğimi söyleyemem ama ne yapmam gerektiğini çok iyi biliyordum: çalışmak. Ve çalıştım. Abartmıyorum, gerçekten çalıştım. Sadece saat olarak değil, zihinsel olarak da kendimi durdurmadan çalıştım. Çünkü başka bir seçeneğim yoktu. Geri dönsem bile arkamda beni bekleyen kimse yoktu; bana ait dediğim yerde hiçbir bağım, hiçbir beklenti yada evim yoktu ve bu yüzden bu sisteme bu kadar hızlı adapte oldum çünkü hızımı yavaşlatacak, kaybedecek kimsem yoktu. Yıllar sonra geldiğim noktada milyon dolarlık anlaşmalar yöneten bir pozisyondaydım ve dışarıdan bakıldığında bu hikâye mükemmel görünüyordu; disiplin, hırs, başarı, yükseliş. Ama içeriden bakıldığında bunun önemli bir kısmı sağlıklı değildi. Bu bir plan değildi. Bu bir refleksdi. Durmayı bilmeyen bir refleks. Kendimi bunun içinde inşa ettim ama bunun benden ne aldığını da görüyorum.
Ve asıl fark ettiğim şey şu oldu: gurbet insanı sadece güçlendirmiyor, onu sertleştiriyor. Bu sertlik dışarıdan bakıldığında çekici, hatta hayranlık uyandırıcı olabilir çünkü kontrol içerir, disiplin içerir, sonuç üretir. Ama içeride başka bir şey olur. İnsan bir noktadan sonra her şeyi araç olarak görmeye başlar. İlişkiler bile dahil. İnsanlar geçici, şehirler geçici, duygular ertelenebilir. Çünkü sistem sana şunu öğretmiştir: önce hayatta kal, sonra yaşarsın. Ama o “sonra” hiçbir zaman gelmez.
Ve daha dürüst bir yerden bakarsan, şunu da fark edersin: gittiğin yerde her şeyi sıfırladığını zannedersin ama geride bıraktıkların sıfırlanmaz. Ailen, geçmişin, yarım kalmış ilişkilerin, kim olduğunu hatırlatan insanlar… onlar seninle gelmez ama senden de çıkmaz. Sadece coğrafya değişir, yük aynı kalır. Ve sen yeni hayatının içinde ne kadar hızlanırsan hızlan, o yük senin hızına uyum sağlar. Kaçtığını zannettiğin şey, sadece mesafe kazanır. Yok olmaz.
Ve bir noktadan sonra insan şunu kabul etmek zorunda kalır: bu bir güç hikâyesi değil. Bu, durmayı bilmeyen bir zihnin kendini üretimle meşrulaştırmasıdır. Çünkü gerçekten güçlü olan bir sistem durabilir. Rahatlayabilir. Hiçbir şey yapmadan var olabilir. Ama gurbet zihni bunu bilmez. O sadece hareket etmeyi bilir. Çünkü hareket etmediğinde neyle karşılaşacağını bilmiyordur.
Sonunda ortaya çıkan şey çok net ama rahatsız edicidir: sürekli çalışan, sürekli ilerleyen, sürekli kendini geliştiren ama hiçbir zaman gerçekten rahatlayamayan bir insan. Sinir sistemi hiç kapanmaz. Zihin hiç susmaz. Ve bir gün her şey yoluna girse bile, o huzur hissi gelmez. Çünkü sistem hâlâ alarmdadır.
Belki de gurbetin asıl maliyeti para değildir. Bir noktadan sonra hiçbir yerde gerçekten duramayan, hiçbir yerde tamamen rahatlayamayan bir zihindir. Çünkü insan en sonunda şunu fark eder: kaçtığını sandığı yerden kurtulmuştur, ama bu sefer de kendisinden kaçamaz.
Belki de bu yüzden, göçebe olarak en çok özlediğim şeyler büyük şeyler değil. Kendi topladığımız zeytinlerden yapılan zeytinyağını yemek, bahçede güneşin altında uzanıp etrafımın köpeğim Dante ile sarılı olması, dağdan topladığımız adını bile bilmediğimiz otlarla yemek yapmak. Akşam olunca arkadan Yunan ailelerinin o ağır aksanlarıyla rakı içip Zorba oynaması, Halikarnastan gelen müziğin rüzgârla karışması. Uçurum gibi bir yerden, berrak ve buz gibi suya atlamak, korkmadan. O günlerden birinde üzüm tarlaları arasında dolaşıp şarapları denemek, yürürken ellerimizin binbir çeşit üzümlerle dolu olması, yaprakları da cabası hani. En son ne zaman balık tuttuğumu, surf yaptığımı hatırlamıyorum, ya da saçma sapan bir yerde arabayı durdurup hiçbir plan yapmadan kamp yaptığımız zamanları. Ufak, önemsiz gibi görünen şeyler. Ama insanı en çok bunlar eksiltiyor. Çünkü bir yerden gittikten sonra sadece mesafe koymuyorsun, o yerin içinde bıraktığın hayatla birlikte kendinin bir parçasını da geride bırakıyorsun.