The Cult of Pessimism

Share
The Cult of Pessimism
Song | Knockin' On Heaven's Door · Guns N' Roses / Digital Vision by Mauro De Donatis

Geçenlerde biri bana “ben zaten hep en kötüsünü beklerim insanlardan, hayattan… gerçekçiyim abi ben” dedi. Gülümsedim. Çünkü bu cümleyi o kadar çok duydum ki artık ezbere biliyorum devamını, birkaç tane daha aynı ton cümle, biraz daha “ben çözdüm bu işi” hali, biraz da hafif bir omuz silkip kabulleniş ve daha da blah blah. Ve her seferinde aynı şeyi fark ediyorum: bu cümleyi kuran insanlar yorgun görünmüyor, aksine rahat görünüyor, hatta garip bir tatmin içindeler, sanki bir şeyleri çözmüşler gibi, sanki artık çabalamamak için geçerli bir sebepleri varmış gibi. Ve bir noktadan sonra bu bana batmaya başladı, çünkü bu bir tükenmişlik hali gibi durmuyor, daha çok konforlu bir vazgeçiş gibi duruyor. Belki sert gelecek ama içimde biriken şeyi artık tutmak istemiyorum, buraya nacizane bırakacağım. Bu sefer sofistike kelimeler yok. Bu arada kendimi bunun tamamen dışında da koymuyorum, ben de zaman zaman “gerçekçilik” adı altında çizgiyi abarttığım noktalar yaşıyorum, ama en azından pessimism ile bahane bulmayı birbirine karıştırmamaya çalışıyorum.

Önce bir şeyi netleştirelim: sizin için pessimism tam olarak ne? Bir bahane mi, her şeyin kötü gitmesinin adı mı, tırnak içinde kader mi, yoksa gerçekten teolojik, teorik, bilimsel ya da felsefi bir duruş mu? Çünkü ortada garip bir durum var; bizim insanımızın yeni öğrendiği her kavramı alıp allayıp budaklayarak gündelik hayatın içine bir trend gibi yerleştirme gibi bir alışkanlığı var ve pessimism de tam olarak böyle bir yerden hayatımıza girmiş gibi duruyor. Doksanların sonu, iki binlerin başı gibi optimizm, pessimism, polyannacılık, yok dolu bardak, yarı dolu bardak yada dümdüz bardak gibi terimlerle birlikte herkesin diline dolanan ama kimsenin içini doldurmadığı bir akım haline geldi, ve o günden beri de kavramı anlamaktan çok onu kullanışlı hale getirmeye çalışıyoruz. Son zamanlarda bir de “emotional avoidance” kelimesini çok duymaya başladım, narsisizmden sonra insanların diline yapışan yeni ifade bu oldu. Ama bu başka bir dönemin krizi, ayrı bir konu. Onu da beni rahatsız etmeye başladığı an başka bir "Cult" yazısında açmak isterim.

Sonuç olarak pessimism bir bakış açısı olmaktan çıkıp toplumsal bir bahaneye dönüşüyor, insanlar kavramın kendisini değil, onun etrafında kurdukları personayı yaşıyor.

Schopenhauer’ın bahsettiği pessimism, hayatın doğası gereği acı ürettiğini kabul eder ama bu kabul bir teslimiyet değildir, aksine bu dünyanın sana bir şey borçlu olmadığını anladığın noktada hareket etmek zorunda olduğunu söyler, yani ortada bir romantizm yoktur, bir umut yoktur ama buna rağmen eylem vardır, çünkü varoluş dediğin şey zaten eylemle ölçülür. Ama sizin bugün “pessimism” diye dolandırdığınız şey bunun ucuz bir karikatürü, çünkü siz aslında anlamadığınız nihilizmi alıp ona da biraz entelektüel makyaj yapıyorsunuz, sonra da buna gerçekçilik diyorsunuz. Halbuki yaptığınız şey çok daha basit: yorulmuşsunuz, korkuyorsunuz ve denemek istemiyorsunuz.

Jung efendimiz de, der ki bilinçdışı hâle getirmediğin her şey hayatını yönlendirir ve sen buna kader dersin. Yani sen "ben gerçekçiyim, bu dünya böyle" derken aslında bilinçsizce içinde taşıdığın bir şeyi dışarıya yansıtıyorsun. Kendi yorgunluğunu, kendi korkunu, kendi bitkinliğini, bunları dünyanın gerçekliğine dönüştürüyorsun. Ve sonra da o "gerçekliğe" inanıyorsun.

Bu çok zekice bir mekanizma. Çünkü artık senin bir sorunun yok. Sorun dünyanın. Sorun sistemin. Sorun insanların, bence.

Jung buna gölge der, içinde görmek istemediğin şeyi dışarıda görme hâli. Ve der ki, gölgeni ne kadar az tanırsan, o kadar kararır, o kadar yoğunlaşır. Yani sen "ben sadece gerçeği görüyorum" dedikçe, aslında kendi gölgeni daha da derinleştiriyorsun. Pessimism dediğin şeyin bir kısmı bu. Yorgunluk. Hayal kırıklığı. Belki geçmişte gerçekten deneyip kaybetmiş biri. Bunu anlıyorum. Buna saygı duyuyorum. Ama bunu sahiplenmek yerine evrensel bir gerçeğe dönüştürmek, işte orası dürüstlükten uzaklaşıyor.

Mesela biri çıkıyor diyor ki “zaten hiçbir şey değişmez.” Gerçekten mi? O zaman neden kendini en azından değiştirmeyi denemiyorsun? Neden bu cümleyi kurduğun an kendine otomatik bir çıkış veriyorsun? Ya da klasik: “insanlar hep böyle.” Tamam, insanlar böyle, ama sana ne amına koyayım? Neden buna bakıp kendi hayatını başka bir yere çekmiyorsun? Neden “o zaman ben kimseye güvenmem, işimi görür geçerim” diyemiyorsun da direkt pasifleşiyorsun? Ya da en sevdiğim: “sistem izin vermez.” Peki neden sistemi bypass etmeyi düşünmüyorsun? Neden kendi alanını kurmayı düşünmüyorsun? Çünkü bunların hepsi zor, riskli, rezil olma ihtimali var, ileriye yönelik başarısızlık ihtimali var ve en önemlisi seni konforundan çıkarıyor. İşte tam burada pessimism devreye giriyor, ama felsefe olarak değil, tembelliğin entelektüel savunması olarak.

Bazen mesele düşündüğün gibi ne zayıflık ne de farkındalık eksikliği, tam tersine çoğu zaman her şeyi kontrol ettiğini düşündüğün noktada başlıyor, çünkü kendini tanıyorsun, sınırlarını biliyorsun, rutinini kurmuşsun, neyin sana iyi geldiğini çözmüşsün ve hayatını buna göre optimize etmişsin. Dışarıdan bakınca her şey yerli yerinde, hatta “ideal” görünüyor, ama tam da bu yüzden bir süre sonra o kurduğun düzen seni beslemek yerine seni yavaş yavaş boğmaya başlıyor, çünkü sen statik bir varlık değilsin, sürekli evrilmeye alışmış bir zihin için stabilite, bir noktadan sonra konfor değil, çürüme haline geliyor. Ve işin en tehlikeli kısmı şu: sen bunun farkındasın ama buna rağmen devam ediyorsun, çünkü bu düzen güvenli, tanıdık, kontrollü, yani bırakması zor bir keyif. Bu yüzden bir yerden sonra içten içe bir huzursuzluk başlıyor, sebebini tam koyamıyorsun ama bir şeylerin yanlış olduğunu hissediyorsun, sanki kendi kurduğun hayatın içinde sıkışmış gibisin. Bu her zaman dışarıdaki olumsuzluklardan kaynaklanmıyor, bazen tam tersine her şey “iyi” olduğu için oluyor, çünkü o iyilik hali seni sabitliyor. Ve sen bunu çözmek yerine bastırıyorsun, mantıkla açıklıyorsun, kendine “bu normal” diyorsun, ama aslında olan şu: sen pessimism’i reddettiğini sanıyorsun ama onun en konforlu formunun içinde yaşıyorsun, değişmen gerektiğini biliyorsun ama hareket etmiyorsun, çünkü bu sefer sorun dış dünya değil, kendi kurduğun sistem ve insan kendi kurduğu şeyi yıkmakta her zaman en çok zorlanan varlık.

17 Mart’ta bloğumu ilk defa insanlarla paylaştım. Önceki yazıları okuyanlar bilir, benim için baya büyük bir şey. Allah’ım nasıl korkuyorum… bildiğin anksiyete krizi. Pesimizmin dibindeyim o an. Yok kimse beğenmeyecek, yok linç yiyeceğim, yok neden paylaşıyorum ki falan… elim titreye titreye bastım “publish”e, sanki basınca ekran yarılacak da içine düşeceğim. Sonra ne oldu? Bir günde 125 kişi okudu. Ben “yok artık” falan… neden abi? Sonra yine yazamadım bir süre, çünkü bu sefer okuyucum vardı, daha dikkatli olmam gerekiyor gibi bir moda girdim, kimseyi alındırmak istemedim. Ama şunu fark ettim: pessimism bazen sadece anksiyete değil, zihnin belirsizlik karşısında ihtimalleri sistematik olarak en kötü senaryoya çekme eğilimi. Yani olan şey sadece korkmak değil, o korkuyu uzunca bir süre “zaten kötü olacak” diye bir sonuca bağlamak. Ama sanki paylaşınca… bir anda dünya var ve beyin direkt “rezil olacaksın Güneş” moduna geçiyor. Sonra baktım, henüz kimse dava açmadı yada bir süre daha Reddit'e düșmem gibi geliyor. Şimdilik public olarak yazmaya devam ediyorum ve hala yer yarılmadı, içine de düşmedim.

Beyninin nasıl çalıştığını anlamadığın sürece bu oyunun içinde kalacaksın. Çünkü beyin dediğin şey gerçeği objektif analiz eden bir yapı değil, hayatta kalmayı optimize eden bir tahmin makinesi. Sürekli geçmiş deneyimlerden ve duygusal kayıtlarından yola çıkarak geleceği simüle eder, seni en az riskli senaryoya yönlendirmeye çalışır. Ben bir nörolog değilim. Ama bunu anlamak için nörolog olmana da gerek yok, çünkü bu şeyin içinde nasıl çalıştığını her gün yaşıyorsun. Özellikle belirsizlik yükseldiğinde amygdala devreye giriyor, prefrontal korteksin mantıklı değerlendirme kapasitesini baskılıyor ve seni hızlı, güvenli, alışılmış davranışlara itiyor. Yani sen "ben mantıklı düşünüyorum" zannederken aslında korku temelli bir karar veriyorsundur. Üstüne bir de confirmation bias eklenir. Beyin zaten inandığı şeyi doğrulayacak verileri seçer, geri kalanını filtreler. Böylece "zaten olmaz" düşüncesi her seferinde kendini kanıtlamış gibi hissettirir.

Ve en kritik nokta: bu şeyle savaşamazsın. Beynin senden ayrı değil. Onu susturamazsın, kandıramazsın. Ama onu tanıyabilirsin. Ne zaman sana yalan söylediğini fark edebilirsin. Ve onunla bir düşman gibi değil, diplomatic bir companion gibi yaşamayı öğrenebilirsin.

Jung da tam bunu söylüyordu zaten. Gölgenle savaşamazsın, onu entegre etmek zorundasın. Onu görmek, tanımak, kabul etmek zorundasın. Çünkü görmediğin şey seni yönetir.

Toplumsal olarak da durum farklı değil, çünkü bu versiyon pessimism bulaşıcı, bir kişi “ülke bitmiş” diyor, diğeri “iş yok zaten” diyor, bir başkası “kimseye güven olmaz” diyor ve bunlar tekrarlandıkça analiz olmaktan çıkıp ortak bir kabule dönüşüyor, sanki herkes aynı gerçekle karşı karşıya kalmış gibi. Ama kimse şunu sormuyor: eğer gerçekten bu kadar kötü ise, sen neden hâlâ aynı yerde duruyorsun? Çünkü aslında bu cümleler hareketi durdurmak için kullanılıyor, analiz yapmak için değil. İnsanlar bunu fark etmeden birbirine tembellik yada daha tatlı versiyonu " comfort zone acceptance" bulaştırıyor, sonra da buna “realist bakış açısı” diyor.

Ya bi de, bazı insanlar gerçekten zor durumda, gerçekten seçenekleri sınırlı, gerçekten sistem tarafından sıkıştırılmış, ve ben kimseye “git dünyayı değiştir” gibi saçma bir motivasyon satmıyorum, herkesin kapasitesi, riski kaldırma gücü yada geride bırakmayı gõze aldıkları aynı değil, ama o zaman dürüst ol, de ki “ben bunu yapabilecek biri değilim” ya da “ben bu riski almak istemiyorum.” Ama siz bunu demiyorsunuz. Siz direkt “zaten olmaz” diyorsunuz. Çünkü o zaman suç sizden çıkıyor.

İşte bu yüzden sizin pessimism dediğiniz şey bir gerçeklik değil, bir pozisyon, bir duruş, bir savunma hattı. Gerçek pessimism ise tam tersi, seni savunmasız bırakır, sana dünyanın adil olmadığını gösterir ama yine de seni kendi hayatının sorumluluğuyla baş başa bırakır. Yani kaçacak hiçbir yer bırakmaz. Siz ise pessimism’i bir kaçış noktası olarak kullanıyorsunuz ve bunu o kadar iyi yapıyorsunuz ki gerçekten buna inanıyorsunuz.

Çünkü bir insan yalan söylediğini bilirse bir gün değişebilir ama kendi yalanını gerçek sanıyorsa oradan çıkamaz. Siz kendinizi kandırmıyorsunuz sanıyorsunuz ama aslında en büyük kandırmacayı kendinize yapıyorsunuz, sadece bunu çok academic yada duygusal bir dilde yapıyorsunuz, placebo gibi birebir aynı şey değil ama mantık benzer.

Senin sorunun dünyanın ne olduğu değil, senin onunla ne yaptığın, çünkü aynı şartlarda tamamen farklı hayatlar yaşayan insanlar var ve bu seni rahatsız ediyor ama bunu kabul etmek yerine istisna diyerek geçiyorsun, çünkü eğer bunun istisna olmadığını kabul edersen o zaman senin de hareket edebileceğin gerçeğiyle yüzleşmen gerekir. Bu yüzden pessimism sana çok iyi geliyor, çünkü seni bu yüzleşmeden koruyor, sana kontrollü bir karanlık sunuyor, içinde kalabileceğin, kendini zeki hissedebileceğin bir alan yaratıyor, hopp kendini " black sheep " olarak kavramlandırmışsın bile. Ama gerçek şu ki bu bir derinlik değil, bu bir konfor alanı, sadece daha karanlık boyanmış halli bir oda. Ve sen bunu fark ettiğin an iki seçeneğin kalıyor: ya bu rolü oynamaya devam edeceksin ve hayatını bu yarı bilinçli kaçışın içinde geçireceksin ya da bütün o “zaten olmaz” cümlelerini tek tek çöpe atıp gerçekten denemenin riskini alacaksın, rezil olma ihtimaliyle, başarısız olma ihtimaliyle, kim olduğunu kaybetme ihtimaliyle. Ve çoğu insan burada durur. Çünkü pessimism sandığın şey aslında sadece şunu söylemenin daha şık bir yolu: ben pas geçiyorum yaa, daha zamanı var birşeylerin.

Bunu sana oturup iki kadeh rakı karşılığında daha teknik, daha felsefi bir şekilde de anlatabilirdim; performatif pessimism, teorik pessimism diye ayırabilirdim. Ama bu bir framework değil, bir blog. Ve ben bunun ustası da değilim. Mesele zaten benim anlatmam da değil, senin neyi neden yaptığını fark edip onun ustası olman, bizi bulaştırmadan.

Bence, doğru zaman diye bir şey yok, klise ama, hayat, bahanelerle beklemeyi bıraktığın anda başlıyor.

Sayonara...