The Cult of Potential
Modern çağın en sofistike bağımlılığı ne romantizm ne başarı ne de hazdır; modern çağın asıl bağımlılığı gerçekleşmemiş ihtimale duyulan estetik hayranlıktır. İnsanlar artık birbirlerini oldukları haliyle değil, olabilecekleri versiyonları üzerinden değerlendiriyor. Daha da dikkat çekici olanı, bu eğilim yalnızca başkalarına yönelmiyor; kişi kendi gelecekteki versiyonuna da tapıyor. Mevcut performans, mevcut karakter, mevcut davranış ikinci plana düşüyor. Önemli olan “şu an kim olduğu” değil, “bir gün kim olacağı.”
Bu kaymanın nörolojik ve psikolojik zemini şaşırtıcı değil. Davranış bilimlerinde uzun süredir bilinen bir gerçek var: Belirsiz ve aralıklı ödül sistemleri, öngörülebilir ve tutarlı ödüllerden daha güçlü dopamin salınımı üretir. B. F. Skinner’ın deneylerinde görüldüğü gibi, aralıklı pekiştirme davranışı daha kalıcı kılar. Kumar makineleri bu yüzden bağımlılık yaratır. Mesaj atıp beklemek, sonra sessizlik, sonra küçük bir geri dönüş… bu döngü romantik yoğunluk gibi hissedilir ama aslında tahmin edilemeyen ödül mekanizmasıdır. İnsan beyni çözülmemiş olanı çözmeye meyillidir. Bluma Zeigarnik’in gözlemlediği gibi, tamamlanmamış süreçler zihinde tamamlanmış olanlardan daha uzun süre aktif kalır. Yarım kalan şey bağ zannedilir. Oysa çoğu zaman bu yalnızca bilişsel bir gerilimdir.
Potansiyel tam da burada devreye girer. Mevcut davranış zayıf olabilir ama “aslında çok derin.” Netlik yoktur ama “aslında zamanı değil.” Tutarlılık yoktur ama “potansiyeli var.” Bu “aslında” kelimesi, modern duygusal ekonominin en güçlü para birimidir. İnsanlar davranışa değil, olasılığa yatırım yapar. Olasılık sınırsızdır. Davranış ise sınırlıdır. Sınırlılık hayal kırıklığı üretir, sınırsızlık umut.
Carl Jung’un gölge teorisi de burada ilginç bir perspektif sunar. İnsan, bastırdığı özellikleri başkaları üzerinden idealize etme eğilimindedir. Güçlü bulduğu kişide kendi bastırılmış gücünü, derin bulduğu kişide kendi ihmal ettiği sezgiyi görür. Bu yüzden potansiyel çoğu zaman karşı tarafın değil, kişinin kendi yarım kalmış parçalarının yansımasıdır. İnsan karşısındakine hayran olduğunu sanırken aslında kendi gölgesini romantize eder.
Son yıllarda bu potansiyel bağımlılığı yeni bir estetikle birleşti: manifestasyon kültürü.
Gelecekteki versiyonunu hayal etmek artık yalnızca motivasyon değil, neredeyse metafizik bir zorunluluk haline geldi. Sayılar tekrar ettiğinde “işaret” deniyor. Rastlantılar “mesaj” oluyor. Algıda seçicilik kader anlatısına dönüşüyor. Psikolojide apofeni olarak tanımlanan eğilim, yani rastlantısal veriler arasında anlamlı bağlantılar kurma alışkanlığı, spiritüel retorik içinde romantikleştiriliyor. İnsan zihni örüntü bulmak için evrimleşmiştir; bu hayatta kalma mekanizmasıdır. Fakat örüntü arama kontrolsüz kaldığında, her tekrar eden sayı, her sembolik karşılaşma, her zamanlama “evrenin teyidi” haline gelir.
Manifestasyon dili, potansiyel tarikatının en zarif versiyonudur çünkü kişiye hem umut hem üstünlük hissi verir. “Ben titreşimimi yükselttim.” “Ben hazır olduğum için bu geliyor.” Böylece gerçekleşmemiş bir ihtimal neredeyse kaçınılmaz bir yazgı gibi hissedilir. Oysa davranış değişmiyorsa, yalnızca anlatı değişiyordur. Gelecekteki benliğe yatırım yapmak bugünkü eksikliği askıya alır. Kişi “olacağım” kelimesiyle bugünkü sorumluluğu erteler.
Daha soğuk bir yerden bakıldığında tablo nettir. İnsanlar çoğu zaman karşılarındaki kişiye değil, o kişi üzerinden kurdukları hikâyeye bağlanır. Birkaç cümle, birkaç imge, birkaç sessizlik; gerisi zihinsel mimari. Intermittent reinforcement, Zeigarnik etkisi, projeksiyon ve apofeni birlikte çalışır. Ortaya çıkan şey romantizm gibi hissedilir. Fakat çoğu zaman bu, tamamlanmamış bir yapıyı anlamlandırma çabasıdır.
Asıl kırılma anı ise genellikle dramatik değildir. Karşı taraf değişmez. Netleşmez. Derinleşmez. Sadece olduğu gibi kalır. O anda kişi şunu fark eder: bağ sandığı şey, karşılıklı bir yapı değil, kendi zihninde inşa ettiği bir olasılıktı. Hayal kırıklığı karşı taraftan değil, zihinsel yatırımın çöküşünden doğar.
Bu noktada kendimi tamamen dışarıda konumlandırmak dürüst olmaz. Zekâ insanı illüzyona karşı bağışık kılmaz; yalnızca illüzyonu daha sofistike cümlelerle savunma kapasitesi kazandırıyor. Zaman zaman ben de davranış yerine yoruma yatırım yaptığımı, netlik yerine ihtimali koruduğumu fark ediyorum. Sessizliği derinlik, mesafeyi kontrol, belirsizliği potansiyel olarak okumak zihinsel olarak çok daha cazip. Çünkü gerçek veri, hayal edilen senaryodan daha sınırlı. Ve sınırlılık egoyu beslemez.
En rahatsız edici soru hâlâ geçerli: Eğer bir insan bugün olduğu haliyle asla değişmeyecek olsa, yine de değerli bulunur mu? Eğer cevap hayırsa, değer verilen şey insan değil, ihtimaldir. Ve ihtimaller her zaman romantiktir çünkü henüz sınanmamıştır.
Potansiyel tarikatının cazibesi buradadır. Gerçek bağ sorumluluk gerektirir. Netlik risk gerektirir. Oysa ihtimaller güvenlidir. Onlar zihinde yaşar. Onlar yeniden yazılabilir. Gerçek insanlar yeniden yazılamaz.
Belki de modern çağın en ironik trajedisi şudur: İnsanlar derinlik ararken yüzeyde kalıyor. Çünkü derinlik potansiyelde değil, tekrar eden davranışta bulunur. Davranış sıkıcıdır. Sıkıcılık sürdürülebilirdir. Ama sürdürülebilirlik dopamin üretmez.
Ve insan çoğu zaman dopamini, hakikate tercih eder. Neyse ki ben her sabah 300 mg ile başlayan bir loophole’un içindeyim. Potansiyel tarikatı üyeliğim yok ama nörotransmitterlerimle açık sözleşmem var.
En azından sistemin kimyasal tarafıyla dürüstüm.