The Cult of Victimhood
Son zamanlarda insanların ne yaşadığından çok, yaşadıklarını nasıl kullandıkları dikkatimi çekmeye başladı. Aynı olay iki insanın hayatında tamamen farklı sonuçlar yaratabiliyor, ama asıl fark olayda değil, olaydan sonra ne yaptıklarında ortaya çıkıyor. Biri yaşadığı şeyi alıp yoluna devam ediyor, diğeri ise o olayı bırakmıyor. Tutuyor. Çeviriyor. Tekrar anlatıyor. Sonunda da o olay bir hatıra olmaktan çıkıp kimliğe dönüşüyor.
Bunu ilk başta sadece bir karakter meselesi sandım. Kimi daha güçlüdür, kimi daha hassastır gibi basit bir ayrım. Ama zamanla bunun bir hassasiyet değil, bir tercih olduğunu fark ettim. Daha doğrusu bir alışkanlık. Hatta bazı durumlarda oldukça bilinçli bir strateji.
Bunu en net annemde gözlemledim. Dışarıdan bakınca dramatik bir şey yok. Ama aynı hikâyelerin tekrar tekrar dönmesi, her seferinde aynı sonuca bağlanması, zamanla insanın dikkatini başka bir yere çekiyor. Hikâyenin kendisine değil, o hikâyenin kişiye sağladığı pozisyona. Çünkü bir noktadan sonra mesele yaşanan şey olmuyor. O şey üzerinden kurulan kimlik oluyor.
Mağduriyet dediğimiz şey tam olarak burada başlıyor.
Çünkü mağdur olmak sadece bir durum değil, aynı zamanda bir konfor alanı. Sorgulanamaz bir alan. Eğer zarar görmüş olan sensen, kimse sana sert davranamaz. Kimse senden hesap soramaz. Her tepkin bir şekilde anlaşılır, her hatan bir şekilde tolere edilir. İnsanlar sana yaklaşırken dikkat eder, kelimelerini seçer, seni incitmemek için kendilerini geri çeker.
Ve bu, fark edildiği anda bırakılması en zor şeylerden biri haline gelir.
Çünkü artık ortada sadece bir acı yoktur. O acının sağladığı görünmez bir avantaj vardır.
Bu yüzden bazı insanlar iyileşmez. Çünkü iyileşmek o pozisyonu kaybetmek demektir. Ve o pozisyon kaybolduğunda geriye çok daha rahatsız edici bir şey kalır: sorumluluk.
Bunu günlük hayatta görmek zor değil. Herkesin çevresinde aynı hikâyeyi farklı versiyonlarla anlatan biri vardır. Konu ne olursa olsun bir şekilde kendi yaşadığı haksızlığa bağlanır. İlk başta dinlersin. İkinci kez yine dinlersin. Üçüncüde fark etmeye başlarsın. Dördüncüde ise artık mesele hikâye değildir. O hikâyenin neden bırakılmadığıdır.
Çünkü dikkatli bakınca bir şey daha görüyorsun. Aynı kişi, aynı kalıpları tekrar tekrar yaşıyor. Aynı hatalara gidiyor, aynı insanlarla aynı sonuçları üretiyor. Ve her seferinde sonuç değişmiyor ama anlatı sabit kalıyor. “Bana yapıldı.”
Hayır.
Bir noktadan sonra sana yapılmıyor. Sen aynı düzeni tekrar kuruyorsun.
Ama bunu kabul etmek zor. Çünkü o zaman hikâye değişmek zorunda kalır. Ve hikâye değiştiği anda o tanıdık mağduriyet alanı da ortadan kaybolur.
İnsan davranışında çok basit bir mekanizma var. İnsan kendini ya yukarı konumlandırır ya aşağı. Ya “ben sizden daha iyiyim” der ya da “ben zaten zarar görmüş biriyim.” İkisi de aynı işe yarar. İkisi de seni rahatsız edici sorulardan korur.
Mağduriyet bu yüzden masum değildir.
Çoğu zaman bir dikkat çekme biçimidir. Daha da kötüsü, başkalarının empatisini kullanarak kendini koruma yöntemidir. İnsanlar seni anlamaya çalıştıkça sen değişmek zorunda kalmazsın. Çünkü herkes zaten senin neden böyle olduğunu açıklıyordur.
Ve bu döngü devam eder.
Ta ki insanlar sıkılana kadar.
Çünkü mağduriyetin bir ömrü vardır. İlk başta ilgi görür. Sonra alışılır. Sonra yorucu hale gelir. Ve bir noktadan sonra insanlar seni dinlemeyi bırakır. İşte o an, çoğu kişi aynı hikâyeyi daha yüksek sesle anlatmaya başlar. Çünkü artık ihtiyaç acı değil, dikkat ve ilgi ihtiyacı olmuştur.
Ben bu tip insanları hayatımda tutmamayı bilinçli olarak seçiyorum. Çünkü bu bir empati meselesi değil. Bu bir enerji meselesi. Aynı döngüyü izlemek, aynı hikâyeyi tekrar tekrar dinlemek, hiçbir şeyin değişmediğini görmek… insanı tüketiyor. Ve bir süre sonra şunu fark ediyorsun: karşındaki kişi aslında çözüm istemiyor. Hikâyenin devam etmesini istiyor.
En rahatsız edici gerçek şu:
Bazı insanlar mağdur değildir.
Mağduriyeti kullanır.
Ve bunu bırakamazlar. Çünkü bıraktıkları an, geriye kalacak tek şey kendileridir. Ve o noktadan sonra bu artık empati konusu değildir.
Bu bir tercih.
Ve her tercih bir şeyin bedelini öder.
Buradaki bedel çok basit:
Aynı hayatı tekrar tekrar yaşamak.
Aynı insanlarla, aynı sonuçları üretmek. Aynı cümleleri kurmak, aynı şikâyetleri farklı günlerde yeniden anlatmak. Dışarıdan bakınca değişiyor gibi görünür, ama içeride hiçbir şey hareket etmez.
Zaman geçer, hikâye kalır.
Ve bir noktadan sonra kimse seni kurtarmaz. Çünkü ortada kurtarılacak bir durum kalmamıştır. Sadece korunmaya devam edilen bir düzen vardır ama bazen çok geçtir geriye dönmek için...