The Cult of Victimhood

The Cult of Victimhood
Digital Vision by Mauro De Donatis

İnsanların hayatlarında yaşadıkları zorluklardan çok, o zorlukları nasıl anlattıkları dikkatimi çekmeye başladı. Aynı olay iki farklı insanın hayatında tamamen farklı anlamlar kazanabiliyor. Biri yaşadığı şeyi bir deneyim olarak görüp yoluna devam ederken, diğeri o deneyimi yavaş yavaş kimliğinin merkezine yerleştiriyor.

Zamanla şunu fark ediyorsunuz: bazı insanlar için yaşanan olay artık geçmişte kalmış bir deneyim değil, sürekli yeniden anlatılan bir hikâye haline geliyor. Hikâye tekrar edildikçe kişinin rolü de sabitleniyor. O hikâyede kişi artık sadece bir karakter değil; hikâyenin kendisi oluyor.

Burada ilginç olan şey şu: hayatın zor taraflarını deneyimlemek aslında sıradışı bir durum değil. İnsan olmanın doğal bir parçası. Hepimiz kayıplar yaşarız, yanlış kararlar veririz, hayal kırıklıklarıyla karşılaşırız. Ama bazen bu deneyimler geçici bir olay olmaktan çıkıp kalıcı bir kimliğe dönüşmeye başlıyor. Ve o noktada hikâye bir çözüm arayışı olmaktan çok, sürekli canlı tutulması gereken bir anlatıya dönüşüyor.

Günlük hayatta bunun küçük versiyonlarını görmek zor değil. Hepimizin çevresinde, sohbetlerin yönünü sürekli kendi talihsizliklerine getiren insanlar vardır. Konu ne olursa olsun, bir noktada mutlaka aynı hikâyeye dönülür. İlk başta bu doğal görünür; sonuçta insanlar yaşadıkları şeyleri paylaşır. Ama bir süre sonra fark edersiniz ki anlatılan şey sadece bir deneyimi paylaşmak değildir. Hikâye tekrar edildikçe kişinin o hikâyedeki rolü de yeniden kuruluyor.

Toplumun burada ilginç bir rolü var. Çünkü sosyal normlar bize empati göstermeyi öğretir. Birinin zor bir şey yaşadığını duyduğumuzda doğal olarak anlayış göstermeye çalışırız. Bu oldukça insani bir refleks. Ama bazen bu empati kültürü farkında olmadan başka bir şeyi de teşvik edebilir: insanların kendilerini sürekli aynı pozisyonda tutmalarını.

Çünkü o hikâyeyi sorgulamak neredeyse imkânsızdır. Birine “evet, bu zor bir deneyim ama hayat bazen böyle” demek bile kaba bir tepki gibi algılanabilir. Bu yüzden çoğu insan sessiz kalmayı tercih eder. Hikâye anlatılır, başlar sallanır ve konu kapanır.

Ama içten içe hep aynı soru kalır: gerçekten mesele yaşanan olay mı, yoksa o olayın anlatılma biçimi mi?

Bu soruyu düşündüğümde ilk başta bunun sadece bireysel bir psikoloji meselesi olduğunu sanıyordum. Ama sosyal davranış üzerine yazılmış bazı çalışmalara baktığınızda benzer fikirlerle karşılaşmak mümkün. İnsanlar kendilerini farklı şekillerde konumlandırarak sosyal ilişkilerde avantaj elde etmeye çalışabiliyor. Bazen güçlü görünerek saygı kazanmayı umarlar, bazen de zarar görmüş biri olarak empati kazanmayı.

Burada dikkat çekici bir nokta var: kibir ve mağduriyet genellikle birbirinin zıttı gibi görünür. Birinde kişi kendini diğerlerinden üstün konumlandırır, diğerinde ise zarar görmüş biri olarak tanımlar. Ama insan davranışlarına biraz daha dikkatli baktığınızda bu iki tutumun bazen aynı yerden doğduğunu görmek mümkün.

İkisi de insanın kendini koruma biçimi olabilir.

Birinde kişi “ben sizden daha iyiyim” diyerek eleştiriden uzaklaşır. Diğerinde ise “ben zaten zarar görmüş biriyim” diyerek. Yöntem farklıdır ama sonuç benzerdir: insan rahatsız edici sorularla karşılaşmak zorunda kalmaz.

Bunu iş hayatında görmek oldukça kolaydır. Örneğin bir çalışan yaptığı bir hatayla karşılaştığında iki farklı tepki verebilir. Bazen kişi hemen savunmaya geçer ve hatanın başkalarının yüzünden olduğunu anlatmaya başlar. Bazen de tam tersi olur: kişi sürekli olarak sistemin ona karşı olduğunu, kimsenin onu anlamadığını, haksızlığa uğradığını anlatır. Her iki durumda da dikkat çekici olan şey aynıdır: odak noktası olayın kendisi değil, kişinin kendini o olayın içinde nasıl konumlandırdığıdır.

Sosyologlar ve davranış bilimciler insanların kimliklerini çoğu zaman yaşadıkları deneyimler üzerinden kurduğunu söyler. Bu oldukça anlaşılır bir şeydir. Ama bazen o deneyimler insanın hayatında bir duraktan çok bir merkeze dönüşebilir. O noktada yaşanan olay artık geçmişte kalmış bir deneyim değil, kişinin dünyayı yorumlama biçiminin bir parçası haline gelir.

Belki de mesele tam olarak burada başlıyor.

Çünkü hayatın zor tarafları kaçınılmazdır. İnsan gerçekten haksızlığa uğrayabilir. Gerçekten kırılabilir. Ama o deneyimin hayatın merkezinde mi kalacağı, yoksa sadece hayatın bir parçası olarak mı kalacağı farklı bir meseledir.

Bazı insanlar yaşadıkları şeyleri geride bırakır. Hayatlarının bir parçası olarak kalır ve yollarına devam ederler. Bazıları ise aynı hikâyeyi tekrar tekrar anlatır. Aynı sahne yeniden kurulur, aynı rol korunur ve zamanla o olay geçmiş olmaktan çıkar, kimliğin merkezine yerleşir.

Belki de en zor ama en dürüst pozisyon tam ortadadır.

Ne kendini sürekli haklı görmek.
Ne de hayatın sürekli sana karşı olduğunu düşünmek.

Sadece olan bitene bakabilmek ve şunu söyleyebilmek:

Evet, bu benim başıma geldi.

Ama bu, benim kim olduğum değil.