Bağlanmanın İnkarı

Share
Bağlanmanın İnkarı
Song | Kadinim · Tanju Okan / Digital Vision by Mauro De Donatis

İstanbul’a geldiğinde hava kapalıydı, fakat şehir bunu büyütmüyordu; gökyüzü kurşuni bir ağırlıkla Beyoğlu’nun üzerine inmişti ama bu ağırlık bir felaket hissi yaratmıyor, aksine her şeyi daha görünür kılıyordu. Işık dar sokaklara eğik bir açıyla düşüyor, taşların yüzeyindeki eski izleri, yılların bıraktığı o aşınmayı belirginleştiriyordu. Taksiden indiğinde bavulunun tekerlekleri kaldırımın çatlaklarına takıldı; refleks olarak eğilip düzeltmeye çalıştı, sonra kısa bir tereddütten sonra bıraktı. Bu şehirde küçük şeylerle mücadele etmek gereksizdi. Burası direneni kırmazdı, sadece sabırsızı yavaşlatırdı.

Apartmanın kapısı metalik bir sesle açıldı. İçeri girdiğinde merdivenleri çıkarken basamakların ortasındaki aşınmayı fark etti; yıllar boyunca herkes aynı yere basmış, aynı yolu izlemişti. İstanbul dışarıdan bireysel görünürdü ama aslında tekrar eden bir alışkanlığın şehriydi. İnsanlar kendilerini farklı sanır, ama aynı izlerin üzerinden yürümeye devam ederdi.

Kapıyı açtığında ev onu boşlukla değil, bekleyen bir şeyle karşıladı. Salon genişti, tavan yüksekti ve ışık perdenin arasından eğik bir şekilde içeri giriyordu. Parkenin ortasında hafif bir çökme, duvarın köşesinde ince bir çatlak vardı. Bunlar kusur gibi durmuyordu; daha çok zamanın bıraktığı izlerdi. Ev yeni değildi ama yorgun da değildi. Sadece geçmişini saklıyordu.

Kitaplığa yaklaştı. Ekonomi raporları, kriz analizleri, tarih kitapları… ve en alt rafta küçük bir deniz kabuğu.

Elini uzatıp aldı.

Bodrum’dan kalmaydı. Babası vermişti. Denize korkmadan girdiği bir gün. “Korkma,” demişti, “dalga büyük görünür ama içine girince dağılırsın.”

Çocukken buna inanmak kolaydı. Çünkü çocukken söylenen şeyler sorgulanmazdı.

Kabuğu yerine koydu.

Bu ev dalga değildi. Bu ev karar istiyordu.

Akşam babası aradı. Her zamanki gibi kısa konuştu.

“Girdin mi?”

“Girdim.”

“Nasıl?”

“Eski ama sağlam.”

Kısa bir sessizlik oldu.

“Duygusal davranma,” dedi. “Piyasa kırılgan. Nakit hareket eder. Beton bekletir.”

Babası hiçbir zaman uzun konuşmazdı. Cümle kurmazdı, yön verirdi. Onun dünyasında hisler değil, sonuçlar önemliydi. G bunu sorgulamadan büyümüştü. Çünkü işe yarıyordu.

Ertesi gün emlakçı geldi. İçeri girer girmez konuşmaya başladı; sesi Karadeniz’in o kendine has yuvarlanan tonuyla doluydu, kelimeler hızlı, enerjik, biraz da fazla samimiydi.

“Abla şimdi bak,” dedi, daha salona adım atar atmaz, “burası var ya… güzel yer ha. Tavan yüksek, ferah, karakter var. Yabancıya gider bu. Ama bekletmeye gelmez, onu diyim sana.”

G onu dinlerken sadece söylediklerini değil, aradaki boşlukları da duyuyordu. Adamın rahatlığı, fazla yakın tonu, kelimeleri uzatarak konuşması… Hepsi ona ait olmayan bir ritimdi. Onu dinlerken kelimeleri tam olarak değil, parçalar halinde yakalıyordu. Türkçesi yeterliydi ama kusursuz değildi; bazı sesler gecikiyor, bazı anlamlar yarım kalıyordu. Adamın dudak hareketlerini izliyordu, sanki anlamayı duymaktan çok görerek çözmeye çalışıyordu.

“Piyasa biraz oynak şimdi,” diye devam etti adam, mutfağa geçerken dolap kapaklarını açıp kapatarak, sanki ev onunmuş gibi. “Hani böyle durayım diyosan durma. Çünkü bekleyenin elinde kalır. Yazık olur.”

G sakin bir şekilde baktı.

“Her şeyin bir riski var,” dedi.

Adam güldü, başını yana eğdi.

“E var tabii abla,” dedi, “ama bazı risk alınır, bazı risk alınmaz. Sen şimdi bu evi duyguyla tutarsan… orada kaybedersin. İşte mesele o.”

Bu cümle odada kaldı. Fazla basitti ama yanlış da değildi.

Emlakçı gittikten sonra mutfağın ortasında bir süre durdu. Duvarın köşesindeki çatlağa dokundu. İnceydi ama ilerlememişti. Oradaydı, ama büyümüyordu. Bu detay gereksizdi belki, ama zihni bunu kaydetti.

Günler birbirine benzedi. Tapu, banka, noter. Arada uzun yürüyüşler. İstanbul hiçbir şeyi büyütmüyordu; olan olur, sonra kendi ağırlığıyla yerine otururdu. Bir akşam dar bir sokakta iki adamın kavgasına denk geldi. Birbirlerine bağırdılar, biri itti, bir şişe yere düştü. Kalabalık birkaç saniye baktı, sonra dağıldı. Şehir bunu taşımıyordu. Yutuyordu.

O gece küçük bir meyhaneye girdi. Tek başına oturdu. Yan masada orta yaşlı bir kadın boşanmasını anlatıyordu. Sesi sakindi ama yüzü yorgundu.

“İnsan bazen mecbur kalıyor,” dedi kadın, “istemese bile güçlü durmaya.”

Yanındaki adam kadehini çevirdi, gözünü kaçırmadan cevap verdi: “Mecbur kaldığın şeyler zamanla alışkanlık oluyor.”

Kimse bu cümleyi tartışmadı. Ama G duydu.

Üçüncü hafta babası geldi.

Kapıyı açtığında ev değişmedi ama içindeki hava değişti. Babasının varlığı odayı dolduruyordu. Kitaplığa baktı, deniz kabuğunu gördü ama dokunmadı.

“Teklif?” diye sordu.

“Fena değil.”

“Yeterli değil.”

Akşam birlikte yemeğe çıktılar. Babası konuşuyordu; garsonla, yan masadaki insanlarla, herkesle. İnsanlar onu dinliyordu. O konuşurken masa onun ritmine giriyordu.

G bunu izledi. Bu bir güçtü ama aynı zamanda bir mesafeydi.

“Karar verirken yavaşlama,” dedi babası bir ara. “Yavaşlayan insan düşünmeye başlar. Fazla düşünmek hata yaptırır.”

Bu cümle ilk defa G’ye tam oturmadı.

Satış günü noter dairesinde her şey sıradandı. Floresan ışıklar, resmi dil, alışılmış hareketler. Metin okundu. Dosya masaya kondu. Kalem uzatıldı.

Babası kalemi aldı.

Ve bu kez, imzadan önce durdu.

Bu duraksama çok kısa sürdü ama G için genişledi. O anın içinde bir hesap yoktu. Orada başka bir şey vardı. Daha eski, daha kişisel. Belki gençlik. Belki ilk kazanç. Belki bu evi aldığı gün.

G bunu gördü.

Ve o anda içinde çok tanıdık bir refleks yükseldi.

O anı kapatmak istedi.

Hızlandırmak istedi.

O tereddüdü yok etmek istedi.

Çünkü bu görüntü… onun bildiği “güçlü” haline uymuyordu.

Ve bunu fark ettiği anda, kendi içindeki sertlikten rahatsız oldu.

Babası imzayı attı. Hızlı. Kesin.

Dosya kapandı. Her şey normal akışına döndü.

Ama G’nin içindeki şey aynı kalmadı.

Dışarı çıktıklarında babası kısa bir süre durdu, sanki söylememesi gereken bir şeyi söyleyecek gibi.

“Bu benim ilk evimdi,” dedi.

Cümle sadeydi ama yükü ağırdı.

“İlk kazandığım parayla almıştım.”

O an ev bir yatırım değildi artık. Bir başlangıcın kanıtıydı.

Ve G ilk defa şunu net gördü:

Bir insan kendine koyduğu kurallarla yaşayabilir.
Ama bu, o kurallara gerçekten inanıyor olduğu anlamına gelmez. Babası yıllarca duyguyu geri plana atmayı öğretmişti.
Ama o duygunun hiç var olmadığı anlamına gelmiyordu. Sadece...konuşulmuyordu.

Eve son kez çıktığında odalar boştu. Pencereyi açtı. Sokaktan gelen sesler içeri doldu. Hayat devam ediyordu. Her zamanki gibi.

Anahtarı masaya bıraktı.

Bu kez merdivenlerden inerken içinde garip bir ağırlık vardı. Açıklanabilir bir şey değildi. Ne kayıp, ne pişmanlık. Daha çok geç fark edilmiş bir şey gibi.

İnsan bazen güçlü olmak için kendinden vazgeçmez.
Sadece bazı parçalarını uzun süre görmezden gelir.

Ve asıl mesele, o parçaların var olup olmaması değildir.

Asıl mesele, onları ilk kez fark ettiğinde ne yapacağını bilmemektir.

Read more